Hayat Fırtınaları İçin Celile Gölü’nden 4 Ders
Hayatın bir an için sakin ve öngörülebilir görünüp bir sonraki an beklenmedik bir kaosla sarsıldığı zamanlar vardır. Hepimiz bu “fırtınalı günleri” tecrübe ederiz: Ani bir maddi zorluk, aile içinde patlak veren bir kriz, iş yerinde artan bir stres veya sağlığımızla ilgili endişe verici bir haber. Böyle anlarda ilk içgüdümüz, durumu kontrol altına almak için küreklere daha sıkı sarılmak, kendi gücümüz ve tecrübemizle çırpınmaktır. Ancak çoğu zaman dalgaların gücü karşısında yorgun düşer ve yetersiz kalırız.
İşte bu çaresizlik anlarında, binlerce yıl önce Celile Gölü’nün dalgaları arasında yankılanan bir hikaye, bugünün fırtınaları için beklenmedik bir pusula görevi görüyor. Bu hikaye, sadece tarihi bir olaydan ibaret değil; en çalkantılı zamanlarımızda bile tutunabileceğimiz şaşırtıcı ve güçlü dersler içeriyor.
1. Ders: En Yetkin Uzmanlar Bile Hazırlıksız Yakalanabilir
İsa’nın teknesindeki öğrenciler acemi yolcular değildi. Aksine, birçoğu hayatını o sularda geçirmiş, geçimini balıkçılıkla sağlayan tecrübeli adamlardı. Celile Gölü’nü “avuçlarının içi gibi biliyor”, havanın her hareketini okuyabiliyorlardı. Bulutlara bakarak yaklaşan bir fırtınayı tahmin edebilecek yetkinliğe sahiptiler. Ancak Kutsal Kitap, fırtınanın “aniden koptuğunu” söyler. Bu, ufukta hiçbir uyarı işareti olmadığını, her şeyin yolunda göründüğü bir anda felaketin başladığını gösterir.
Celile Gölü’nün coğrafi yapısı bu durumu açıklar. Etrafı dağlarla çevrili olan gölün sıcak su yüzeyi, vadilerden hızla esen soğuk rüzgarlarla karşılaştığında, aniden şiddetli fırtınalar ve yüksekliği 5 metreyi bulabilen dev dalgalar oluşur. Bu, öğrencilerin daha önce karşılaştıkları fırtınalara benzemiyordu; bu, onların tüm tecrübelerini ve bilgilerini aşan bir durumdu. Buradan alacağımız ilk ders şudur: Hayattaki bazı fırtınalar, ne kadar bilgili, hazırlıklı veya tecrübeli olursak olalım, kontrolümüzün ve öngörümüzün tamamen dışındadır.
2. Ders: İlk İçgüdümüz Kendi Gücümüze Güvenmektir (ve Genellikle İşe Yaramaz)
Fırtına patlak verdiğinde ve tekne suyla dolmaya başladığında, deneyimli balıkçıların ilk tepkisi ne oldu? Bildikleri tek şeyi yaptılar: Kendi güçleriyle savaştılar. Muhtemelen el birliğiyle tekneye dolan suları boşaltmaya, bir yandan da telaş içinde kürek çekmeye başladılar. Ancak her boşalttıkları suyun yerine daha fazlası doluyordu. Çabaları, azgın dalgalar karşısında yetersiz kaldı. Sonunda yoruldular ve umutlarını kaybettiler.
İsa’dan yardım istemek onların ilk tercihi değil, son çaresiydi. Bu, çoğumuzun kalbine ne kadar tanıdık gelen bir tablo, değil mi? Zorluklar kapımızı çaldığında, önce kendi aklımıza, kendi planlarımıza ve kendi gücümüze dayanırız. Ancak kendi çabalarımız tükendiğinde ve başka seçeneğimiz kalmadığında O’na döneriz. Oysa Kutsal Yazılar bize farklı bir yol gösterir:
RAB’be güven bütün yüreğinle, kendi aklına bel bağlama.
Süleyman’ın Özdeyişleri 3:5
3. Ders: İsa’nın Sessizliği, Yokluğu veya İlgisizliği Anlamına Gelmez
Tüm bu kaosun ortasında İsa, teknenin kıç tarafında bir yastığa yaslanmış uyuyordu. Öğrenciler ölümle burun buruna geldiklerini düşündükleri bir anda O’nun bu sükuneti karşısında paniğe kapıldılar. O’nu uyandırırken sergiledikleri tavır, sadece bir yardım çağrısı değil, aynı zamanda bir suçlamaydı:
“Öğretmenimiz, öleceğiz! Hiç aldırmıyor musun?”
Onlar, İsa’nın uykusunu bir ilgisizlik ve umursamazlık işareti olarak yorumladılar. Ancak hikayedeki ince bir detay, bize bambaşka bir perspektif sunabilir. İsa’nın, geleneksel olarak teknenin dümeninin bulunduğu “kıç tarafında” olması, adeta şu sessiz mesajı fısıldar gibidir: “Her ne olursa olsun, dümenin başında Ben varım.” İsa’nın fırtınanın ortasındaki derin sükuneti, bir ilgisizlik değil, durum üzerindeki mutlak egemenliğinin ve kontrolünün bir işaretiydi. O, paniğe kapılmıyordu çünkü fırtınanın gücünün, Kendi gücü yanında ne kadar zayıf olduğunu biliyordu.
4. Ders: Asıl Soru ‘Neden Fırtına Çıktı?’ Değil, ‘Teknede Kim Var?’dır
İsa uyandıktan sonra fırtınayla tartışmadı veya öğrencilere uzun bir açıklama yapmadı. Sadece doğanın güçlerine tek bir emir verdi: “Sus, sakin ol!”. Ve anında rüzgar dindi, ortalık “sütliman” oldu.
Ancak hikayenin asıl can alıcı noktası bu mucize değil, öğrencilerin mucizeye verdiği tepkidir. Korkuları dinmemiş, aksine şekil değiştirmişti. Fırtınadan duydukları korku, şimdi teknelerindeki Kişi’ye karşı duydukları huşu dolu bir korkuya dönüşmüştü. Bu, bir ifşa anıydı. Durumsal korku insanı felç eder; kutsal huşu ise perspektifi yeniden şekillendirir. Birbirlerine sordukları soru, sadece bir merak ifadesi değil, iman yolculuğunun temel sorusudur:
“Bu adam kim ki, rüzgâr da göl de O’nun sözünü dinliyor?”
Bu, hayat fırtınalarında odaklanmamız gereken asıl sorudur. Sorunun büyüklüğüne, dalgaların yüksekliğine veya rüzgarın şiddetine odaklanmak yerine, teknemizde bizimle birlikte olanın kim olduğunu anlamalıyız. Bu sorunun cevabı, hayatın tüm fırtınalarına verilecek nihai cevabı belirler. Çünkü tüm evrenin, yeryüzünün, gökyüzünün, okyanusların Yaratıcısının, Efendisinin olduğu kayığı hiçbir su batıramaz!
Sonuç: Fırtına Dindikten Sonra
Celile Gölü’nün dalgalarından öğrendiğimiz şudur ki, en derin tecrübelerimiz bile hayatın bazı fırtınaları karşısında yetersiz kalabilir ve kendi gücümüze sarılma içgüdümüz bizi yalnızca yorgunluğa sürükler. O anlarda Tanrı’nın sessizliği bir terk ediliş değil, mutlak egemenliğinin sükunetidir. Zira en nihayetinde önemli olan fırtınanın büyüklüğü değil, teknemizde kimin olduğu gerçeğidir.
O gün İsa, fiziksel olarak öğrencilerinin teknesindeydi. Bugün ise O’na iman edenlerin hayatında, Kutsal Ruh aracılığıyla “içimizde yaşıyor”. Fırtınalar koptuğunda, O zaten yanımızda, teknemizin dümenindedir. Kendi sözüyle bize şu güvenceyi verir:
İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim.
Matta 28:20
Öyleyse sormamız gereken son soru şudur: Hayatınızdaki fırtınada, teknenizde kimin olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?
